KİTABIMIZ KURAN ÖNDERİZİMİZ HZ. MUHAMMED (S.A.V.) YOLUMUZ EHL-İ SÜNNET VEL CEMAAT’TIR

                Bir gece Hacı Mevlut Baba’mı rüyamda gördüm. “Bana iftira atıyorlar, engelle!” dedi. Şaşırdım kaldım. İçimden “Hangi densiz buna cesaret edebilir ki” diye geçirdim. Hacı Mevlut Baba hakkında düşmanlarından bile gerek sağlığında gerekse vefatından sonra onu incitecek tek bir söz duymamıştım. İnternette Hacı Mevlut Baba’nın videolarını seyrederken işin gerçeğine vakıf oldum. Hadsiz biri Hacı Mevlut Baba’nın Atatürk ile ilgili düşüncelerini teybe almış ve onun Atatürkçü olduğunu savunacak kadar gaf illiğe düşmüştü.

Müslüman olaylara mikro düzeyde bakar. Takım tutar gibi birinin peşine takılmaz. Fatih Sultan Mehmet’i sever fakat onun kardeşlerini katletmesine rıza göstermez. Müslüman bilir ki Peygamberlerden gayri herkes gridir. Tam beyaz olan, sözlerine ve davranışlarına tam biat edilmesi gerekenler sadece Peygamber Efendilerimizdir.

Erzurum’un köylerinde yaşayan bir kadının çocuğu terör örgütlerine katılmış ve öldürülmüştü. Muhafazakâr köylüler, onu köy mezarlığına gömülmesini istemiyorlardı. Annesi gelerek Hacı Mevlut Baba’ya rica etti. Hacı Mevlut Baba gencin cenazesini yıkattı. Bizzat kendisi cenaze namazını kıldırdı. Yine bir gün Hacı Mevlut Baba, ateistliğiyle bilinen Vali’nin yanına giderek, dervişlerden birinin hanımının hamile olduğunu, doğum için hastaneye yetiştirilmesi gerektiğini ve bunun için de köy yolunun açılması gerektiğini söyledi. Vali hemen talimat verdi, yol açıldı ve o bacımız hastaneye o ateist denilen valinin vesile oluşuyla sağ salim ulaşabildi. Hacı Mevlut Baba, lokal düzeyde insanlarla görüşmüş, kim olursa olsun hayra vesile olanlara teşekkür etmekten de bir an olsun bile geri durmamıştır. Atatürk’ün İstiklal Savaşı’nda yanında bulunmuş, bunu din, vatan, millet ve bayrak aşkıyla yapmıştır. Bu durum onun Atatürk’ün bütün yaptıklarını tasdik ettiği anlamına gelmez. Aynı bir annenin gözyaşlarını dindirmek için yaptığı hareketten onun terörün ve teröristlerin yanında olduğu sonucunun çıkarılamayacağı gibi.

Bizler oy kullanırken de olumlu yönleri en çok olana oy veririz. Onlara oy verişimiz, o kişilerin her davranışını ve sözünü tasdik ettiğimiz anlamına gelmez. Bizler derviş olarak, “cu-cü” eklerine hep karşı olmuş ve “şucu-bucu” ayrımlarından uzak durmuşuzdur. Her daim Hakk’ın yanında şerrin karşısında yer alırız. Kim ki Hacı Mevlut Baba’yı Kuran’dan ve Peygamber Efendimizden (s.a.v.) başka bir yerlere bağlamaya çalışırsa, Allah (c.c.) bunun hesabını hem bu dünyada hem de öbür dünyada ona sorsun.

DERVİŞİN EN BÜYÜK SERVETİ AKLIDIR KİM SİZE ONU KULLANMAYIN DİYORSA O SİZİN APAÇIK DÜŞMANINIZDIR

Yoncalık Mahallesi’ndeki evinde Hacı Mevlut Baba sohbet ediyor biz de huşuyla dinliyorduk. Hacı Mevlut Baba sohbet sonrasında yaşının doksan kusur olmasından dolayı ayaklarının ağrıdığından bahsetti. Ben söze girerek Hacı Mevlut Babaya bu evin sağlıksız olduğunu ve sağlıklı-genç bir insanı dahi hasta edebileceğini söyledim. Hiçbir art niyet ve ukalalık barındırmaması, bir realiteyi ortaya koyması ve tamamen Hacı Mevlut Baba’nın iyiliğine yönelik olmasına rağmen bu sözlerim, orada bulunan büyük abileri rahatsız etmişti.
Sohbetten sonra Hacı Baba’ya rahatsızlık vermemek için dervişlerden birinin evine yemeğe gittik. Orada büyük dervişler, her şeyin en iyisini Hacı Mevlut Baba’nın bileceğinden dem vurarak, ona akıl vermeye kalkışmanın edepsizlik olduğundan bahsettiler. O evin çok kutsal bir ev olduğunu söylediler. Evin kutsallığıyla ilgili iddiaların mantıksız olduğunu söyledim. Hacı Mevlut Baba’nın iyi bir şeyh olabileceğinden fakat onun iyi bir şeyh olmasının her şeyi bileceği anlamına gelmeyeceğine vurgu yaptım. Böyle bir iddianın da öncelikle Hacı Mevlut Baba’ya yapılmış bir haksızlık anlamına geleceğine değindim. Bu şekildeki anlayışların tasavvuftan uzak olduğunu anlatmaya çalıştıysam da hiçbirini ikna edemedim.
Daha sonra tekrar Hacı Mevlut Baba’nın huzuruna vardık. Mevlut Baba, günümüzdeki İslami cemaatlerin ve tarikatların bazılarının din adına dinsizlik yaptıklarından, kendilerine yeni putlar ve peygamberler uydurduklarından bahsediyordu. İnsanlara gerçek tasavvufu anlatacak bir kitap yazmayı çok istediğini ama yaşının buna müsait olmadığını söylüyordu. Kendisini anlayan ve gerçek tasavvufu anlatacak bir gönül isteğiyle Allah’a çok dua ettiğini söyleyen Mevlut Baba daha sonra bana işaret ederek, “Mustafa gel yanıma otur!” dedi. “Beni anlayan gönül budur. Mustafa benim adıma yazı yazmaya yetkilidir” buyurdu.
Hacı Mevlut Baba’ya Erzurum’un Yenişehir semtinde bir ev alındı. Sürur Cantürk abimizin önderliğinde Ankara’dan Erzurum’a gelen ve içinde benim de bulunduğum dervişlerle Hacı Mevlut Baba’mızın evini taşıma şerefine nail olduk.
Hacı Mevlut Baba, eskiden saltanatın kirlettiği tarikat ve cemaatlerin şimdilerde siyaset ve ticaret erbapları tarafından kirletildiğini düşünüyordu. Müslümanların ticaret ve siyasetle uğraşabileceklerini ama bu kesimin tarikatlarda ve cemaatlerde söz sahibi olmamaları gerektiğine inanıyordu. Tarikatların ve cemaatlerin hesaplarını ve gelir giderlerini vakıf geleneği içinde hallederek, ticarete bulaşmamaları gerektiğini söylüyordu.
Derviş aklına yatmayan hiçbir şeyden sorumlu değildir. Ekser ulemanın hem fikir olduğu konular da fıkıh’a aykırı hareket eden şeyhine uymak onu günaha sürükler. Şu anda yaşayan hiçbir kimse mezhep imamlarımızın fevkinde değildir.

DERVİŞ GÖNÜLSÜZ DÖKÜLEN BİR BARDAK SU BİLE İÇMEZ

Allah Zülcelâli Velikram Hazretleri, bazen rüyalar yoluyla sevdiği kullarının gönüllerini feraha erdirir, kalplerini sürurla doldurur. Veli kullar, Allah’ın izni ve rahmetiyle rüyalara teşrif eder ve rüya sahibini birçok ilahi ikram ve müjdeye nail kılarlar. Hacı Mevlut Baba da müjdelenen insanlardan biridir. Doğumu rüyasında Hacı Ahmet Babaya müjdelenmiş, ismi de bizzat Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem) tarafından rüya âleminde konulmuştur. Hacı Mevlut Baba’ya da yedi dervişinin doğumunun müjdesi rüyasında verilmiştir. Dört bayan ablamız, üç erkek abimiz bu şerefe nail olmuştur.
Hacı Mevlut Baba, bir gece rüyasında Peygamber Efendimizi (sav) görür. Efendimiz (sav) ona “Evladım Mevlut! Van’daki dervişlerden Hamza’nın bir kızı dünyaya gelecek. Git duasını et, adını da Ayşegül koy” diye emir buyurur. Hacı Mevlüt Baba da uyanır uyanmaz ilk iş olarak uzak mesafelere aldırış etmeden rüyasında kendisine telkin edilen vazifeyi yerine getirir.
Müjdelenmiş insanlardan biri olan Ayşegül, İmam Hatip Lisesini bitirmiş aynı zamanda hafızlık eğitimini tamamlamıştır. Genç ve güzel bir kızdır. Evlenme çağı gelince annesinin zoruyla istemediği biriyle evlendirilir. Ayşegül, evleneli iki sene geçmez felç geçirir ve tek tarafı tutmaz olur. Onu güzelliği için alan hain adam da, bir kızı olmasına rağmen boşanma davası açar.
Duruşma günü hâkim, Ayşegül Hanıma ve kızına iyi bir nafaka bağlayarak boşanma davasını karara bağlamak ister. Ayşegül Hanım, nafakayı ısrarla reddedince iyi niyetli hâkim meraklanır ve sebebini öğrenmek ister. Ayşegül Hanım da başlar anlatmaya:
“Hâkim Bey! Bizler Rufai Tarikatında Hacı Mevlut Baba’nın dervişleriyiz. Ailemde derviş olan tek babamla benim. Annem ehli dünya bir insandır ve parayla makamdan başka hiçbir şeye itibar etmez. Bana bu dünyada en çok kimi seviyorsunuz derseniz cevabım “babam” olur. Hacı Mevlüt Babam ve kendi babam.
Birgün Hacı Mevlüt Babam Van’a geldi. Ben o zamanlar ilkokul 3’e gidiyordum. Babam da Hacı Mevlüt Baba’yı ve beraberinde bulunan dervişlerini bize yemeğe davet etti. Annem her zaman ki huysuzluğuyla söylene söylene yemek hazırladı. Neymiş gariban bir memur ailesiymişiz, o kadar kişiye ziyafet çekecek gücümüz mü varmış… Söylendi durdu. Hacı Mevlüt Baba bizim evi şereflendirince koşa koşa gidip elini öptüm. Hacı Mevlut Babam da beni alnımdan öptü ve “Ayşegül kızım! Seni çok özledim ve o kadar yolu sırf seni görmek için geldim” dedi. Hacı Mevlüt Baba bizde bulunduğu müddetçe hep elini tuttum, yanından hiç ayrılmadım.
Sofra kuruldu, herkes yemekleri yedi ama Hacı Mevlut Baba sofradan bir lokma ekmek, bir kaşık çorba bile olsa ağzına sürmedi. Sofrada su bulunmasına rağmen bir yudum su bile içmedi ve bana dönerek “Ayşegül kızım bana bir bardak su getirir misin” dedi. Gittim suyu getirdim. O zaman anladım ki Hacı Mevlut Babam gönülsüzce dökülen bir bardak suyu bile içmeye tenezzül etmedi. Allah şahidim olsun ki; Ben de bu adamın bir kuruşunu dahi yemem, çocuğuma da yedirmem.”
Hâkim, Ayşegül Hanıma hiç nafaka bağlatmadan, kızının vasiliğini de annesine vererek boşanmayı gerçekleştirdi. Ayşegül Hanım, mihrini, ziynet eşyalarını da adama bırakarak ondan ayrıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kuran Kurslarında öğretici olarak çalıştı.
Hacı Mevlut Baba, Hâkkın rahmetine kavuşalı on yıl olmuştu. Hacı Mevlüt Baba, kendisine geleceğimi bildirdiği için Hamza abiyi ziyarete Van’a gittim. Hamza abinin evinde sohbet ederken Ayşegül abla çarçafını giymiş olarak yanımıza geldi ve “Hoş geldin Mustafa. Şeref verdin!” dedi.
“O şeref bana ait Ayşegül abla. Zira sen doğumu bizzat Efendimizce (sav) müjdelenmiş mübarek bir insansın” diye mukabelede bulundum. Bu sözlerim üzerine Ayşegül abla mutluluktan gözyaşlarına hakim olamadı ve ağlamasının görülmesini istemeyerek içeri geri gitti.
Daha sonra sofra kuruldu. Yemeği görünce “Ayşegül abla! Benim en çok sevdiğim yemeğin etli hıngala olduğunu nereden bildin?” diye sordum. Ayşegül abla da Hacı Mevlüt Baba’nın şahsımdan bahsettiğini ve Ardahan’lı Ahıska muhacirlerinden olduğumu naklettiğini söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben de Ardahanlı Ahıska muhaciri arkadaşlarıma en çok sevdikleri yemeğin adını sordum. Onlar da ağız birliği etmişçesine ‘Etli hıngalaya hiçbir Ardahan’lı hayır diyemez’ dediler.”
Ayşegül abla babasına dönerek “Mustafa’nın dediğinden senin de haberin var mıydı baba?” diye sordu. Hamza abi “Vardı ama söylemeye iznim yoktu kızım” dedi. Hamza abinin büyük oğlu Ahmet ise birden lafa karışarak “Şimdi anlıyorum” dedi. Neyi anladığını da şöyle açıkladı: “Birgün babam hasta yatıyordu. Ben hangi sebepleydi bilemiyorum sinirime hakim olamamış ve Ayşegül’ün üzerine yürümüştüm. Babam birden hasta yatağından kalktı ve ‘Oğlum Ayşegül’e dokunma, eğer vuracaksan bana vur’ demişti. O zaman babamın bu tavrını garipsemiştim ama şimdi taşlar yerine oturdu.” Ahmet’in Ayşegül’e olan sevgisinin nasıl katmerlendiğini o gün kardeşine olan hayranlıkla dolu bakışından hissetmiştim.
Hamza abinin hamını ise bana baktı ve “umduğumu bulamadım” dedi. Hamza Abi ile Ayşegül abla hemen çıkıştılar. Ben de “Gül teyze! Sen Hacı Mevlut Babayı da görünce bir şeye benzetememiştin. Bir şeye benzetseydin gerçekten alınırdım. Sen derviş değil Türk dizilerine jön arıyorsun” dedim. Gülüştük. Gül teyze tekrar bana dönerek “Ayşegül seni tanımaz. Ama sen geleceksin diye heyacanlandı ve hiç kimseye göstermediği hizmeti gösterdi. Anladım ki Hamza, Ayşegül ve sen birbirinizi çok seviyorsunuz. Ben hep Ayşegül ile Hamza’nın birbirlerini sevdikleri kadar beni de sevmelerini istedim. Bana bunun yolunu göster” dedi. Ben de ona şu cevabı verdim:
“Gül teyze sihirli formül Allah’ı çok sevmek. Biz birbirimizi sevmek için özel bir çaba sarfetmiyoruz. Biz Allah’ı seviyoruz o da bizi birbirimize sevdiriyor.”

Müridin her halini yalnız Allah bilir

Her Cuma namazımızı, Tacettin Sultan Dergâhı’nda Murat Hocamızın arkasında kılar, ardından Cebeci’deki Cumhuriyet fırınına ve Manav Halil İbrahim abiye uğrardık. Odun ateşinde pişen ekmeğimizi, Hasan Dede üzümümüzü, şekli bozuk ama doğallık tadan ve kokan Ayaş domatesimizi, acı biberimizi ve “çiçeği burnunda” salatalığımızı alır almaz da doğruca Cafer’in yanına giderdik.

Cafer’in ordu doyuran alüminyum demliği, Gümüşhane yayla tereyağı ve tulum peyniri yaz kış eksik olmazdı. Muhabbetimiz ikindi ezanına kadar sürerdi. İkindi namazını birlikte kıldıktan sonra ayrılırdık.

Cafer birgün bana, “Biletleri aldım. Erzurum’a gidiyoruz. Yarın Mamak son duraktan seni alırız” dedi. İkindi namazının ardından başlayan ve Cafer’le kimi muhabbet ederek kimi de uyuyarak geçen bir yolculuğun ardından sabah saat 09:00’da Erzurum’a indik. Ve doğruca Hacı Mevlüt Baba’mızın yanına vardık. Hacı Mevlut Baba’mız bizlere hal hatır sormayı hiçbir zaman ihmal etmediği gibi Ankara’da bulunan dervişlerinin ve görevlilerin ne halde olduklarını sormayı da unutmazdı. Ankara’da ikamet eden bir şahsın adını zikredince Cafer gayri ihtiyarı “Bırak Hacı Mevlüt Babam o münafığı!” deyiverdi. Etraf bir anda buz kesildi. Cafer korkusundan bir bahaneyle oradan ayrılmakta gecikmedi. Ben ise Temmuz’un sıcağında soğuk ter dökmeye başladım. Cafer gibi oradan kalkıp gitmeyi de başaramadım. Kalbim küt küt atmaya başladı. “Ölümüm burada olacak herhalde” düşüncesiyle döktüğüm soğuk terleri ecel terine yormadım da değil hani…

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Hacı Mevlüt Baba bana dönerek “Evladım sen de mi biliyordun?” diye sordu. “Sükut ikrardandır” gereği sessiz kalarak bildiğimi ima ettim. Artık rahatlamıştım. Kasvetli havadan sıyrılmış eski halimize dönmüştük. Hacı Mevlüt Baba tekrar bana nazar ederek “Merak ediyorsun değil mi? Cafer biliyor, ben biliyorum ama Mevlüt Babam nasıl bilemiyor diye kendi kendine soruyorsun değil mi?” sualini yöneltti. Gerçekten de merak ediyordum.

Hacı Mevlüt Baba beni daha fazla merakta bırakmadan şu açıklamayı yaptı: “Evladım bizler manevi doktorlarız. Mürit bize doğruyu söylediği sürece dervişin her halini biliriz ve onu doğru yola sevkederiz. Hatasını düzeltmesine yardımcı olur, derdine derman olmanın derdine düşeriz. Mürit yalancı ise Müdşidin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Hastanın fıtığı patlasa, acı çektiği halde oynayıp zıplasa, sonra da fıtıktan ölse durumdan haberdar edilmeyen doktora suç bulabilir misiniz? Oysa ki derdini doktora açsa doktor da onu durumuna göre ya ilaçla tedavi eder ya da Allah’ın izniyle ameliyat gibi yöntemlerle şifasına kavuşturur. Doktor ancak şifa arayanlara yardım edebilir. Ölmek isteyeni kabirden kurtarabilecek doktor yoktur. Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) bile yalancılara en ufak merhameti dokunmamıştır.”

Başkalarının rüyalarını bize kendisinin rüyası gibi anlatarak bizi aldattığını sanan ve dervişliği bir geçim kapısı olarak görüp dünyasını kazandığını zannederek ahiretini yıkan Ankaradaki o görevli şahıs, Hacı Mevlüt Baba’nın sağlığında başka bir şeyhe intisap etti. Hacı Mevlüt Baba’ya “Efendim onun peşinden gidenler de oldu. Onlara ne olacak?” diye sorduğumuzda Mevlüt Babamız, kalbi düzgün olanların onun peşinden asla gitmeyeceğini vurgulamış ve onunla beraber gidenleri de “o yolu hakedenler” olarak nitelendirmişti.

ELİNE SAĞLIK HAKKI USTA!

Hakkı Usta İzmir’de su tesisatçılığı yapan temiz bir vatan evladıdır. İşinde mahir, iyi bir usta olmasına rağmen ailesini geçindirebilecek bir kazanç elde edememekten mustariptir. Hacı Mevlut Baba’yı bir ziyaretinde geçim sıkıntısından kurtulması için kendilerinden dua talep eder. Hacı Mevlut Baba kendisine hem dua eder hem de şu nasihatleriyle Hakkı Usta’ya dua edecek kişileri de çoğaltmaktan geri durmaz:

“Evladım! Sana yapılan duaların içindeki en makbul ve büyük olanlarından biri işini yaptığın kişilerin sana olan duasıdır. Geçim sıkıntısından kurtulmana en başta bu dualar vesile olacaktır. Önce pazarlığını yap. İşini bitirmeden de asla para talebinde bulunma. İşini dünyalık bir meşgale olmaktan öte ibadet aşkıyla yerine getir. Sözün senet olsun. İki elin kanda dahi olsa verdiğin sözden dönme. “Eline sağlık Hakkı Usta, ellerin dert görmesin!” demeyen kimsenin parasını da yeme. Alışverişlerinde helalleşmeyi de sakın unutma. Bu söylediklerimi kendine rehber edinen usta Allah’ın (c.c.) izni ve yardımıyla hiçbir zaman geçim derdi çekmez.”

Hakkı Usta, Hacı Mevlut Baba’nın huzurundan ayrılmasından itibaren bu düsturlara harfiyen riayet eder. Hakkı Usta’nın, Hacı Mevlut Baba’nın nasihatleri doğrultusunda hareket etmesi çok geçmeden onu geçim sıkıntısından kurtarmakla kalmaz bol kazançlı bir hayat tarzına da kavuşturur.

Arkadaşları onu bazı zamanlar deneseler de Hakkı Usta, öğrendiklerinden asla ödün vermez.

Tasavvuf bize her anımızı ibadet aşkıyla yaşamayı öğretti. “Tarikata ne gerek var?” diyenlere “Keşke Hacı Mevlut Baba’mı tanısaydınız!” diyesim geliyor…

GÖNÜL PARASI

Ankara’yı bilen Çıkrıkçılar Yokuşunu da bilir. Çıkrıkçılar yokuşu orta ve alt gelir grubunun mefruşat ihtiyaçlarını karşıladığı çarşıdır. Çarşının esnafı genelde mütedeyyin insanlardan oluşur. Bu çarşının esnaflarından biri olan Cemal abi, fakirleri ve garibanları koruyan, gönlü zengin bir insandır. Hacı Mevlut Baba’ya intisaplıdır. Ama Ankara’daki dergâha pek gidip gelmiyordu. Nedenini sorduğumda görevli şahsa ısınamadığını söyledi. Benimle Hacı Mevlut Baba’ya bir şeyler gönderir. Hacı Mevlut Baba’nın gönderdiklerini de ben kendisine iletirdim.
Dükkanının üstünde küçük bir odası vardı. Sohbetlerimizi orada yapardık. Cafer’i de orada tanıdım. Meczup birisiydi. Hacı Mevlüt Baba’nın dervişlerindendi. Yıllarca Çıkrıkçılar yokuşunda hamallık yapmıştı. Yaşlanınca işi bırakmıştı. Eksik kala SSK pirimlerini de Cemal abi yatırıyordu. Emekliliğine bir yıl kalmıştı. Hiç evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamıştı. Bir caminin tuvaletlerine bakıyor, oradan aldığı parayla geçiniyordu. Cemal abi ona Sakalarda bir gecekondu almıştı. Cafer orada kalıyordu. Hastalanınca Cemal Abiyle evine birkaç kez gitmiştik. Evi tertemizdi.
Cemal Abi yeni bir araba almıştı. Yolda kaza yapmış, arabası hurdaya dönmüştü. Haberim olunca yanına gittim. Morali çok bozuk, çok mutsuzdu. Geçmiş olsuna gelenler arasında Cafer de vardı. Cafer, Cemal Abinin elini öptü, cebindeki en büyük paranın bir küçüğünü Cemal abinin ceketinin cebine koydu. Cemal Abi “Cafer bu nedir?” diye sorunca Cafer: “Gönül parası” dedi. Bir anda bütün gözler Cafer’e çevrildi. Cafer ise “Mustafa anlatsın” demekle yetindi.
Hacı Mevlut Baba sohbetlerinde “Bir insanın başına bir felaket gelince ister fakir olsun ister zengin ona bir miktar para yardımı yapın ki onun başına gelenlere üzüldüğünüz, duanın yanında fiili olarak da onun sıkıntısını paylaştığınız belli olsun” derdi. Bu paranın ismini de “gönül parası” olarak koymuştu. Bu olay üzerine Cemal abininin yüzü güldü, eski sıkıntısından eser kalmadı.
Hacı Mevlut Baba da bizi böylece tekrar kaybolmuş bir güzellikten daha haberdar etmiş oldu. İyi ki vardı.

TECAVÜZÜN BÜTÜN GÜNAHI VE UTANCI TECAVÜZ EDENE AİTTİR

Bayburt’ta yaşayan Aynur, çok iffetli ve güzel bir kızdır. İsteyenleri her geçen gün artınca babası onu Abdullah adlı dürüst, namuslu bir gençle sözlendiririr. Babası Abdullah’ı hem yakından tanımakta hem Aynur’un da onda gönlü olduğunu bilmektedir. Evlilik yolunda atılan bu adım hem aileleri hem de genç sözlüleri oldukça memnun ederken, Aynur’da gözü olan ve çevrede ahlaksızlığıyla nam salmış Kazım’ın kinine kin katar. Bu kinle şeytani planlar yapmakta da gecikmez.
Abdullah’ın çalışmak için İstanbul’a gitmesi üzerine hain emellerini gerçekleştirmeye karar verir. O beldede ev ahalisinin tarlaya yabana çalışmaya giderken nişanlı kızları götürmeyerek onları evde yalnız bırakmaları geleneği de ona bulunmaz bir fırsat sunar. Kazım yanına birkaç tane eşkıya alarak eve baskın yapar. Aynur’a tecavüz eder. Olay jandarmaya intikal eder ve Kazım ile arkadaşları tutuklanır.
Abdullah İstanbul’dan döndüğünde Aynur’u çok sevmesine rağmen mahalle baskısından olsa gerek onunla evlenmek istemez. Bu olay Aynur’un yarasına iyece tuz biber eker. Kimseyle konuşmaz, hayata küsmüş bir haleti ruhiyeye bürünür.
Kazım’ın ailesi çocuklarının hapisten çıkarılabilmesi umuduyla acılı aileye gelir. “Aynur’la Kazım’ı evlendirirsek hem oğlumuz hapisten hem de biz bu utançtan kurturuluruz” derler. O zamana kadar susan Aynur, “Baba senin şeyhin Hacı Mevlüt Babaya gidelim. Abdullah da gelsin. Mevlüt Baba ne derse onu yapalım” teklifini sunar.
Abdullah’ın ailesi ve Aynur’un ailesi iki ayrı arabayla Hacı Mevlüt Baba’nın huzuruna varırlar. Lisani hal ile durumu Hacı Mevlut Babaya anlatırlar. Hacı Mevlut Baba müşfik bir baba edasıyla “Kızım! Kafanı kaldır. Tecavüzün bütün günahı ve utancı tecavüz edene aittir. Mağdurun ne bir günahı ne de bir utancı söz konusu olamaz. Sen yüreğini ferah tut! diyerek Aynur’un yüreğine su serper. Abdullah’a da Aynur’u bırakmamasını ve onunla evlenmesini tembih eder. Bu evlilikten dolayı Allah’ın onlara salih evlatlar ihsan edeceğini de müjdeler. Aynur’un babasına ise kızını ne olursa olsun asla Kazım’a vermemesini söyler.
Abdullah, Hacı Mevlut Baba’yı düğünlerine davet eder. Daha sonra Abdullah ile Aynur evlenirler. Hacı Mevlut Baba ve dervişlerinin de nikaha katılması onların mutluluğuna mutluluk katar. Bu izdivaçtan doğan ilk çocuklarının adını da Seyit Mevlut koyarlar. Abdullah ve Aynur’un birbirlerine ve Hacı Mevlut Baba’ya olan sevgileri de her geçen gün artar ve mutlu bir yuva ikliminde ömür sürmeye devam ederler.

EN BÜYÜK MARİFET ALLAH’A KUL OLMAKTIR

Hacı Mevlüt Baba, Malatya’daki bağ evinde oturmuş etrafındakilerle sohbet ediyordu. Köy hayatını sevdiği için neşesi gayet yerindeydi. Hacı Mevlüt Baba, abdest almak için oturduğu yerden kalkınca dervişlerden biri ibrik getirdi. Abdest sırasında başka bir tarikattan ayrılıp Hacı Mevlüt Baba’ya intisab etmiş olan Derviş Yakup, Hacı Mevlüt Baba’nın dirseklerinden akan abdest suyunu avuçlarında toplayarak içti.

Bunu gören Hacı Mevlüt Baba’nın yüzündeki neşeli hal yerini hoşnutsuzluğa bıraktı. Derviş Yakup’a dönerek “Evladım bunu niye yaptın?” diye sordu. Yakup; “Efendim biz eski şeyhimizin başından aşağı güller döküyor, abdest alırken de dökülen sularından içiyorduk” dedi. Mevlüt Baba; “Evladım bu harekete izin veren şeytanın askeridir. Kim ki bu duruma göz yumarsa onu şeytan taşlar gibi taşlayınız. Peygamberler haricinde hiçbir insan böyle bir teveccühü hak etmez. Biz sizlerin Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz için gayret gösteriyoruz. Siz ise kula kullukta, kölelikte ısrar ediyorsunuz. Kendi kendinize yeni putlar icat ediyorsunuz” buyurdu.

Hacı Mevlüt Baba, Derviş Yakup’tan eski şeyhinin davranış tarzı hakkında bilgi vermesini istedi. Yakup’ta eski şeyhinin bağırmaktan, kalp kırmaktan çekinmeyen biri olduğunu, kendisine itaat etmeyenlerden dersleri geri istediğini ve kendisi çalışmadan dervişlerin sırtında lüks bir hayat sürdüğünü söyledi. Bunun üzerine Hacı Mevlüt Baba dervişlerine hitaben şöyle konuştu:

“Evlatlarım! Tarikat dersini şeyh kendi adına almaz, pirinin adına alır. Dervişliğe kabul edip etmeme şeyhin ukdesindedir fakat şeyh verdiği dersi geri isteyemez, kimseyi de dergahtan kovamaz. Bu huyların kendisinde olduğunu bildiği halde ona intisap eden de, onun yolundan giden de o şeyhin bütün günahlarına ortak olur. Dervişlik özgürlüktür. Yüce Allah’tan başka kimseye kulluk yapmaya izin vermez. Sorgusuz sualsiz itaate ancak Allah (c.c.) ve Onun Resulü (sallalahı aleyhi vesellem) layıktır.”

BEREKET EŞEĞİN OTUNDA GİZLİ

Hacı Mevlut Baba’nın Kayseri’de çok dervişi vardır. Bu dervişlerden biri olan Abdi, Hacı Mevlut Baba’ya dert beyan eder. Kendisinin çok çalışkan olduğunu ama bu çalışmasına karşılık bir türlü bereketi yakalayamadığını ve kıt kanaat geçinmek zorunda kaldığını anlatır. Hacı Mevlüt Baba’dan dua ederek kendisini bu sıkıntıdan kurtarmasını talep eder. Bunun üzerine Hacı Mevlüt Baba Abdi’ye dua eder ama Abdi’nin geçiminde en ufak bir düzelme görülmez.

Hacı Mevlüt Baba bir kış mevsiminde dervişlerini ziyaret ederken yolu Kayseri’ye düşünce Abdi’yi de ziyaret etmek ister. Abdi’nin evinin önüne varınca kapının önünde üşümüş ve açlığı her halinden belli olan bir eşek görür. Abdi misafirlerini eve alırken Hacı Mevlüt Baba’nın ilk emri dışarıdaki eşeğe yem verilmesi ve onun soğuktan korunacak kapalı bir ortama alınması olur. Sohbet sırasında Hacı Mevlüt Baba dışarıdaki eşeğin kime ait olduğunu sorar. Abdi, eşeğin kendisine ait olduğunu ve hayvanı yazın çalıştırıp kışın da yem yemesin diye dışarıya saldığını söyler. Bunun üzerine Hacı Mevlüt Baba “Oğlum! Sendeki bereketsizliğin sırrı eşeğin otunda gizli” der ve orada hazır bulunan dervişlerini de nasihata ortak ederek şunları söyler:

“Hayvanların emrinize verilmesi Allah’ın size olan en büyük nimetlerinden biridir. Eğer hayatınızı kolaylaştıran hayvanları aç ve soğukta bırakırsanız bu nimete nankörlük etmiş olur ve Allah’ın gazabına uğrarsınız. Merhamet edin ki merhamet bulasınız. Hayvanlarınıza en güzel şekilde muamele ediniz ve onların size emanet olduğunu asla unutmayınız.”

HİÇBİR MUNAFIK BU DİNE SAHTE ŞEYHTEN DAHA FAZLA ZARAR VEREMEZ

Hafız Ömer, El-Ezher’de eğitim almış, sesi ve kıraatı güzel bir hocadır. Eşi Dürdane Hanım ise Hacı Mevlut Baba’nın mürididir. Hafız Ömer, Dürdane Hanım’ın ihlasına hayrandır. Bu güzelliğin Dürdane Hanım’ın tarikata bağlılığından geldiğine kanaat getirir ve ondaki bu ihlasa vesile olan Hacı Mevlut Baba’yı ziyaret eder. Ama Hacı Mevlut Baba’nın ilmi ve kıraatı bizim hocayı pek tatmin etmez. Ve intisab etmek için siyasi bağlantıları ve külliyeleri olan başka bir şeyh arar.

Aradığını da çok geçmeden bulur. Yeni şeyhin eski müritleri “Bu adam namussuzun, yalancının tekidir. Yol yakınken dön geri!” şeklindeki ikazları da Hafız Ömer’i yolundan döndüremez. Yalnız Hacı Mevlut Baba’dan ayrılan müritlerin şeyhleri hakkında hiçbir kötü beyanatta bulunmamaları gerçeği de aklının bir kenarında takılı kalır. Nihayetinde Hafız Ömer, ilmini, kıraatını kuvvetli bulduğu bu yeni şeyhe intisab eder ve onun sohbetlerine devam etmeye başlar. Şeyhin siyasi gücünden faydalanabileceği umudu da onun şeyhe olan bağlılığını kuvvetlendirir.

Zamanla Hafız Ömer, Şeyhin bütün derslerini eksiksiz biçimde yerine getirir. Ama bu durum onun ahlaki yapısını geliştirmek şöyle dursun tam tersine bir ahlaki çöküntü içine iter. Gün geçtikçe harama olan meyli artar. Hocalığını para kazanma aracı olarak görmeye başlar. “Allah Rızası”nın yerini dünyevi çıkarlar işgal eder. Eşinin haberi olmadan imam nikâhı ile zina etmeye başlar. Artık o güzel insan gitmiş adeta bir canavar meydana gelmiştir. İşi, eşini ve çocuklarını dövmeye kadar götürünce Dürdane hanım evi terk eder, çocuklarını alıp babasının evine sığınır.

Bir süre sonra yaptıklarından pişman olan Hafız Ömer, Dürdane Hanım’ın yanına varır. Dürdane Hanım, kendisinin o sahtekâr şeyhe intisab ettikten sonra bu hale geldiğini söyler ve Hacı Mevlut Baba’ya gidip onun vereceği karar doğrultusunda hareket edeceğini beyan eder. Ve birlikte Hacı Mevlut Baba’nın huzuruna varırlar.

Hafız Ömer, başından geçenleri bütün detaylarıyla Hacı Mevlut Baba’ya anlatır. Hacı Mevlut Baba, “Doğruluğundan şüphe edilmeyen üç mürid şeyhinin sahtekâr olduğunu söylerse o şeyhin şeyhliği düşer” buyurur. Hacı Mevlut Baba, şeyhlik iddiasında bulunanların söylemlerinin kitaba, sünnete uygun olmasının insanları kandırmaması gerektiğine işaret ederek, söylediklerini hayatına tatbik etmeyen ve bizzat yaşayarak örnek olmayanların şeyhliğine itibar edilmemesi gerektiğine vurgu yapar. Bu sahtekârların müritlerini de bir süre sonra kendine benzeteceğinin kaçınılmaz olduğunu hatırlatan Hacı Mevlut Baba şu uyarıda bulunmayı da ihmal etmez:

“Hiçbir münafık bu dine sahte şeyhten daha fazla zarar veremez.”

Hafız Ömer, Hacı Mevlut Baba’nın bu nasihatleri üzerine sahte şeyhten ayrılır ve Hacı Mevlut Baba’nın en sevdiği müritlerinden biri haline gelir.

Mülkiyeli Mustafa ODABAŞ