“KAPINIZA KİM GELİRSE GELSİN HOR VE HAKİR GÖRMEYİN. YOKSA ALLAH’IN GAZABINA UĞRARSINIZ”

Ahmet, Hülya’ya küçüklüğünden beri âşıktır. Hülya’nın ise bu sevgi ve aşktan haberi yoktur. Ahmet ile Hülya, akraba olmaları sebebiyle düğünde ve bayramda uzaktan da olsa görüşürler. Yıllar geçer Hülya’nın ailesi zenginleşir ve daha iyi bir muhite taşınırlar. Ahmet işe yerleştikten sonra ailesinden Hülya’yı kendisine istemelerini talep eder. Ailesi birbirlerine denk olmadıklarını anlatsalar da Ahmet’e laf dinletemezler. Ve çaresizce Hülya’nın ailesinin yanına varırlar. Hülya’nın ailesi hediyelerden dolayı sebeb-i ziyareti anlamakta gecikmez. Daha karşı taraf tek bir kelime etmeden Hülya’nın babası hışımla ayağa fırlar ve “Siz kim oluyorsunuz da benden kızımı isteme cüreti gösteriyorsunuz” diyerek “davul bile dengi dengine” kibriyle  misafirleri evinden kovar.

Ahmet ve ailesi hüzünle evlerine geri dönerler. Ahmet de hem muradına nail olamadığı hem de ailesinin üzülmesine sebep olduğu için derin bir teessüre kapılır. Büyük pişmanlığa kapılan Ahmet zamanla Hülya’yı unutur ve kendine denk olan birisiyle mutlu bir evlilik yapar.

Hülya eğitimli ve güzel bir kızdır. Yıllar geçer ama hiç kimse Hülya’yı istemek için gelmez.  Ailesi bu kadar artısı olan kızlarına talip çıkmamasına çok şaşırır. Kızlarına büyü yapıldığını sanarak çaldıkları kapılardan da hiçbir fayda göremezler. Çaresizlik içinde kalan aileye günün birinde komşularından biri Hacı Mevlüt Baba’nın dualarına başvurmalarını tavsiye eder. İnanmasalar da içine düştükleri çaresizlik onları Hacı Mevlüt Baba’nın huzuruna kadar getirir.

Hacı Mevlüt Baba, misafirlerini dinleyince başlarına gelen olumsuzlukların sebebini anlamakta gecikmez. “Evladım! Siz daha önce kapınıza gelen insanları hor görmekle Allah’ın gazabını üzerinize çekmiş ve kızınızın mürüvvet kapılarını kendi ellerinizle kapatmışsınız” diye söze başlayan Hacı Mevlüt Baba nasihatine şöyle devam eder: “Dert sizde çare de sizde. İlk önce yaptığınız işten pişman olun. Allah’a tövbe edin. Umulur ki tövbeleri çokça kabul eden Rahman ve Rahim olan Allah (c.c.) Hazretleri sizi de affeder. Daha önce kırmış olduklarınızın gönüllerini almanız da affedilmenizi kolaylaştırır.”

Hülya ve ailesi hatalarını anlarlar. Ahmet’ten ve ailesinden helallik isterler. Allaha tövbe ve niyazda bulunurlar. Bir ay geçmeden Hülya evlenir ve mutlu bir yuva kurar.

 

Mülkiyeli Mustafa ODABAŞ

CİHAT DİNİ TAVİZSİZ YAŞAMAKTIR

CİHAT DİNİ TAVİZSİZ YAŞAMAKTIR

Davut Abacı’yı Mülkiye’nin ilk yılında tanıdım. Onu bir gün, kaldığı evin abisiyle tartışırken gördüm. Ev abisi ona tedbiren takma bir isim kullanmasını, ders verdiği öğrencilere gerçek ismini söylememesini tembihliyordu. Davut ise bir İmam Hatip Lisesi mezununa yakışır tarzda yalana asla başvurmayacağını belirterek teklifi ısrarla reddediyordu.

Başörtüsü yasağı başta olmak üzere mütedeyyin kesime yönelik baskıların zirve yaptığı bir dönemde, Davud’un kaldığı evde misafir olarak bulunuyordum. Davud’a takma isim kullanmasını tavsiye eden ev abisi bu sefer yaptığı sohbette kadınların başlarını açıp okumaları gerektiğinden dem vuruyordu. Üstelik bunu cihat etmenin bir gereği olarak göstererek… Davud bana döndü ve “Mustafa! Bu konuda sen ne düşünüyorsun?” diye sordu. Konuşulanlara yüreğinin dayanmadığı ve ortaya atılan fikirlere muhalefet etmeden önce destek aradığı bakışlarından belliydi. Ben de “Cihat dini tavizsiz yaşamaktır” diyerek fikrimi beyan ettim, çarşaflı bir bayanla evlenmek niyetinde olduğumu da söyledim. Bir anda evde bulunanların gözleri bir düşman görmüşçesine öfke ve kinle bana yöneldi. Sadece Davut’un “Ben de Mustafa ile aynı fikirdeyim” sözleriyle dostlar meclisinde olduğuma kanaat getirebildim.

Abiler, Davut’u istedikleri gibi yönlendiremeyeceklerini anlayınca Şubat ayında hiçbir sebep göstermeden ve kara kışa aldırmadan evden kovdular. “Bizde kal!” davetimizi de Davut kabul etmedi. Davut’u temizlik şirketi olan bir arkadaşımın ofisine götürdüm. Davut o günden sonra temizlik şirketinde çalışmaya başladı. Akşam saat 18.00’den 22.00’ye kadar temizlik yapıyordu. Aldığı paranın kendisine yetmediğini görünce temizlik şirketinin sahibi olan arkadaşımla anlaşarak onunla beraber çalışmaya başladım. Davut’un haberi olmadan maaşımın yarısı da Davut’un hesabına aktarılıyordu. Davut’un benden para almayacağını bildiğim için böyle bir yola başvurdum.

Zamanla Davut bir kapıcı dairesi kiraladı ve kimseye muhtaç olmadan hayatını devam ettirdi. Cihat aşkı ile dopdolu olan Davut, başörtüsü eylemlerinde hep öndeydi. Bir gün bu protesto gösterilerine beni de davet etti. O gösterilerde gözaltına alındım ve hayatım boyunca unutamayacağım acı olaylar yaşadım ve bazı olaylara şahit oldum kardeşimin Polis Akademisinde öğrenci olması sebebiyle de yaşadıklarımı hiç kimseyle paylaşmadım.

Davut, zulüm karşısında hiçbir zaman sessiz kalmadı. Mülkiye’deki bir hoca müsveddesinin Sevgili Peygamberimize (sallallahu aleyhi vesellem) hakaret etmesi üzerine “dilsiz şeytan” olmadığını ispatladı ve kitabı, defteri fırlatarak o müsveddenin üzerine yürüdü. Bu olayın üzerinden çok geçmemişti ki o hoca bozuntusu bir kenarda sıkıştırılıp eşek sudan gelinceye kadar dövüldü. Dayak yiyen kişi ifadesinde, dayak yediği sokağın karanlık olduğunu ve kendisini darp edenlerin sadece birisini Davut Abacı’ya benzettiğini söylemiş. Bunun üzerine Davut gözaltına alındı gözaltında gördüğü eziyetten dolayı bir ay yataktan kalkamaz hale geldi.

Davut’un başına gelenleri bana haber verense Zehra hanımdı. Yani Davut Abacı’nın Mülkiye’de aşık olduğu hanımefendi. İkisinin de eli eline değmemişti ama birbirlerine olan aşkları bir başkaydı. Davut yattığı süre boyunca Zehra’ya dahi kapıyı açmamıştı. Telaşla evine gittim ve bende bulunan anahtarıyla kapıyı açtım. Davut sargılar içindeydi ağlıyordu. Onu çok dayak yerken görmüştüm ama ağladığına ilk defa şahit oluyordum. “Davut kapıyı kimseye açmamışsın. Yattığın süre zarfında kim baktı sana?” diye sordum. “Birileri geldi, yemek getirdi, pansuman yaptı. Ama kim olduklarını bilmiyorum” dedi.

Gördüğü eziyetten sonra Davut, cinsel gücünü yitirdi. Zehra için yandığını ama bu kaybını ona nasıl izah edeceğini bilmediğini söyledi. Zamanla bu konuyu lisan-i hal ile Zehra hanıma anlatmak görevi bana kaldı. Zehra hanım, onu her haliyle kabul edeceğini söylese de Davut buna razı olmadı. Ama Davut’un Zehra’ya olan büyük aşkı da giderek dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. İçini dağlayan bu sevdanın yanı sıra sağlık durumu da hiç iç açıcı değildi.

Davut, cemaatlere karşıydı. Cihadın önündeki en büyük engel olarak onları görüyordu. Ta ki gördüğü mübarek rüyaya kadar… Davut, bir gün bana rüyasında Sevgili Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’yı (sallallahu aleyhi vesellem) görme şerefine eriştiğini ve Efendimizin (sav) kendisine “Senin ilacın evlatlarımdan biri olan Seyit Hacı Mevlut Baba’da” buyurduğunu söyledi. Hacı Mevlut Baba’nın şeyhim olduğunu söyleyince çok sevindi. Hiç vakit kaybetmeden Erzurum’a doğru yola çıktık.

Bindiğimiz otobüsün Erzurum’a erken saatte varacağını anlayınca, Hacı Mevlut Baba Hazretlerini rahatsız etmeme düşüncesiyle otobüsten indikten sonra önce kahvaltı yapmaya karar verdik. Ama otobüsten iner inmez bizi Hacı Mevlut Baba Hazretlerinin müritlerinden biri karşıladı. Çok şaşırdık zira Hacı Baba’ya haber göndermemiştik. Derviş kardeşle beraber Hacı Mevlut Baba’nın huzuruna vardık. Hacı Mevlut Baba Davut’a öyle bir sarıldı, öyle bir sevgiyle gözlerinden öptü ki Davut’a imrendim. Zira Hacı Mevlut Baba gözlerimden öpmüştü ama bana öyle hiç sarılmamıştı.

Normalinden uzun süren sarılmadan sonra Davut kendini hiç olmadığı kadar iyi hissediyordu. Davut, Hacı Mevlut Baba’ya durumunu anlattı. Hacı Mevlut Baba da ona Zehra hanımla evlenmesinin ona haksızlık olacağından ve aldığı kararın doğruluğundan bahsetti. Aşk ateşiyle yalvarışın da zikir evradından sayılacağını, bu çileler sayesinde Efendimizi (sav) görüp muhabbetine mazhar kılınabildiğini belirtti. Davut’un Zehra’yı görmesiyle aşk yarasının yeniden depreşeceğini de dikkate alarak, o sene kaydını dondurmasını ve Zehra’nın mezuniyetinden sonra okulu bitirmesini tavsiye etti.

Davut, bütün çilelere sadece Allah (c.c.) rızası için göğüs gerdi. Derdini de, hüznünü de sadece ona açtı. Sevabını da yalnızca ondan bekledi. “Şimdi ne durumda?” diye soracak olursanız;

Bütün sınavlarda başarılı olduğu halde, istihbarat raporundan dolayı Türkiye’de çalışma imkanı bulamadı. Çok uzaklara gitti…

 Mülkiyeli Mustafa ODABAŞ

 

Küsmek Bize Haram Kılındı

Hacı Mevlüt Baba’nın müritlerinden birinin kızı, hayırsızın tekine aşık olur ve ana babasının rızasını hiçe sayarak onun peşine takılıp Erzurum’dan İstanbul’a kadar gider. Ar damarı çatlamış adam ise uzak diyarlarda namusuna sahip çıkmak şöyle dursun, onu çirkef yerlerde çalışmak zorunda bırakır. Bu durum sadece kızı zor durumda bırakmakla kalmaz, Erzurum’a kadar ulaşan dedikodular yüzünden kızın ailesi de el içine çıkamaz hale gelir.
Durumdan haberdar olan Hacı Mevlüt Baba müridini yanına çağırır ve ondan olup biteni anlatmasını ister. Kızının başına gelenleri gözyaşları içinde Hacı Mevlüt Baba’ya anlatan mürit, “Efendim ben onu evlatlıktan reddettim” der. Hacı Mevlüt Baba önce dertli babaya sarılır ve onunla beraber gözyaşı döker. Onun derdiyle dertlendikten sonra Şeyhliğine yakışır halde derman sunmaya geçer. Müridine der ki: “Evladım! Evlattıktan reddetmekle bu iş çözüme kavuşmaz. Ayrıca bize anaya, babaya, evlada, kardeşe, müride küsmek haram kılındı.” Hacı Mevlüt Baba çözümü sadece nasihat etmekte bırakmaz, müridini tanıdığı bir emniyet müdürüne gönderir ve “Git kızımızı o sefil hayattan kurtar” buyurur.
Derviş, denileni harfiyen yerine getirir. Hacı Mevlut Baba bununla da kalmaz ve Bursa’daki fabrika sahibi bir müridine haber göndermekte de gecikmez. Zengin mürit Erzurum’a gelir ve Hacı Mevlüt Baba’nın talimatı doğrultusunda mağdur durumdaki dervişin evini Bursa’ya taşır. Onlara iş verir, aile huzurlu bir şekilde hayatlarına Bursa’da devam ederler. Kızlarını yanlarına almış vaziyette.
Zamanla Hacı Mevlut Baba’nın yolu Bursa’ya düşer. Derviş’in kızı mutlu bir evlilik yapmış ve huzura kavuşmuştur. Kız Hacı Mevlut Baba’yı görmeyi çok ister fakat utancından da huzuruna çıkmaya cesaret edemez. Hacı Mevlut Baba kızı “Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir” hadisiyle teskin eder ve onu dervişliğine kabul eder.
Hacı Mevlüt Baba, her hal ve hareketi, söz ve nasihatlarıyla şunu gösterir ki: Şeyh üst akıldır. Üst akıl olmakla beraber ulaşılamaz da değildir. Şeyh sırça saraylarda veya her daim dağ başlarında uzlette yaşamaz. Aksine her daim müritleriyle, insanlarla içiçedir, hayatın içindedir. Onların dertleriyle dertlenir, derde derman olur. Sevinçleriyle de sevinir.

Mülkiyeli Mustafa ODABAŞ

İnsan eliyle önlenebilecek kazaların yükümlülüğünü Allah’a yüklemek küfürdür.

Hacı Mevlut Baba çağrıldığı davete sünnet olduğu için gider; İnsanlarla konuşur ve muhabbet etmeyi severdi. Çok Lüks ve şatafatlı yemekleri sevmezdi. Gösterişli ve lüks sofralara da firavun sofraları derdi. İnsanların çok mal varlıklarının olması; onlara çok lüks yemekler yemesi hakkını kazandırmayacağı görüşündeydi.
Yemekler hazırlanmış görünüş itibariyle hiçbir eksiği yoktu. Hacı Mevlut Baba’ya ölmüş leş hayvan kokusu geldi. Dervişlere burada farklı bir kötü koku alıyor musunuz diye sordu. Dervişler güzel yemek kokularından başka bir koku almıyoruz efendim dediler.
Geçmiş tecrübelerinden haram lokma olabileceği aklına geldi. Ev sahibini yanına çağırdı. Evladım sen ne iş yaparsın dedi. Ev sahibi kendisinin Müteahhitlik yaptığını ve bu yemeği de inşaatında geçen hafta iş kazasında ölen işçisinin hayrına verdiğini belirtti.
Hacı Mevlüt Baba kazayı anlatmasını istedi. Müteahhit efendim bizim işin doğasında bu var. Allah’tan geldi ne yapalım dedi. İşçinin başına yukarıda kalas düşmüş ve ölümüne neden olmuş. Hacı Mevlüt Baba önlem alınamaz mıydı diye sordu? müteahhit önlemlerin çok pahalı olduğunu başka türlü para kazanamayacağını anlattı.
Hacı Mevlüt Baba dünyada hiçbir maddi gücün masum bir insanın canından daha kıymetli olamayacağını belirtti. İnsan eliyle önlenebilecek kazaların sorumluluğunu Allah’a yüklemek küfürdür buyurdu. Üretimin doğasında güzellik, bereket ve mutluluk vardır. Ölüm yoktur. Her kim ki bunun aksini söylüyor; bilin ki o şeytanın ta kendisidir. İnsanların namazı, dış görünüşü sizleri aldatmasın yaptığın işin hak olup olmadığına bakın buyurdu.
Bir lokma almadan yemekten ayrıldı. Müteahhit şaşırdı hiç böyle bir şeyh görmemişti. Müteahhit davetli Müftüye hocam bize hurilerden cennetten bahset dedi. Şaşırdı müteahhit. İnşaat işi bir şeyhi ne ilgilendirir ki dedi. Cennetten bahsetsin, namazdan abdestten bahsetsin istedi. Müftü efendi anladı. Hacı Mevlüt Baba haklı buyurdu. Otuz gündür ramazanda namazı anlattım, bu kadar zülüm varken ne etliye karıştım nede sütlüye karıştım.
Nerde bir zülüm var ise derviş mazlumun yanında yer almalıdır buyur du Hacı Mevlut Baba.

Şeyhliği kazanmak kolay,sürdürmek zordur

Erzurum’da Allah (c.c.) dostlarından bir şeyh, kendi yerine bir “postnişin” yani şeyh atayarak Hakkın rahmetine kavuşur. Hacı Mevlut Baba ile birlikte Erzurum’un manevi üstatlarının da katıldığı törenle şeyhliğe geçen kişi, zamanla şeyhlik makamını hizmet makamı değil de saltanat makamı zannetmeye başlar ve giderek Sırat-ı Müstakim’den ayrılma emareleri göstermeye başlar. Geçimini dervişlerinin sırtına yıkar ve şeyhliğe yakışmayacak davranış tarzları içine girer. Üstelik makamına değil nefsine hak ettiği saygıyı göstermeyenleri de azarlar. Bütün kötü gidişatına rağmen kendisinde “ismet” sıfatı olduğu zannına kapılmaktan da geri durmaz. Bu durum giderek dervişleriyle atışmasına ve onlar tarafından da kabul görmemesine kadar gider.
Şeyh ve müritler bu durumda Hacı Mevlut Baba’nın hakemliğine karar verirler ve huzura gelirler. İlk sözü şeyh alır; kendi Şeyhi’nin nasıl birisi olduğu ve onun yalan söyleyip söylemediğine şahit olup olunmadığı konusunda teyit ister. Kendisine şeyhlik verildiğinde Hacı Mevlut Baba’nın da hazır olduğunu ve şeyhliğinin Hacı Mevlut Baba tarafından da onaylandığını hatırlatmayı da unutmaz. Şeyhi dinleyen Hacı Mevlüt Baba, kullukta asıl olanın bir ömür boyu devamlılık olduğunu şu veciz sözleriyle aktarır:
“Evladım senin Şeyhin Allah (c.c.) dostu bir zat idi. Yalanına hiçbir kimse şahit olmamıştır. Sizi şeyh olarak tayin ederken bende oradaydım. Ve şeyhliğinize onay verdiğimiz de doğrudur. Lakin dikkatten kaçırdığınız husus şeyh olmanın kolay, şeyh olarak kalmanın zor olduğudur. Size bir misal vereyim: Ehliyet almak için kursa gidersiniz ve daha sonra bir sınava tabi tutulursunuz. Sınavdan geçersiniz ve ehliyetinizi alırsınız ve onunla araba kullanmanız açısından hiçbir beis kalmaz. Ama zaman içerisinde gözleriniz kör, ayaklarınız topal, elleriniz tutmaz olabilir. Böyle bir durumda siz “Benim ehliyetim var illa ki araba kullanmaya devam edeceğim” diyebilir misiniz” Sizin ehliyetinizin olması size araba kullanma hakkını vermez. Gözünüz görür, ayağınız ve eliniz tutar haldeyken size bu ehliyeti veren suçlu sayılır mı? Sayılmaz. Zira size önceden ehliyeti veren sonrasında sizin gözlerinizin kör olabileceğini tahmin edemez ki… Zatınız Sırat-i Mustakim’den rücu ettiğiniz için şeyhlik hakkını kaybettiniz. Elinizdeki ehliyetin hiçbir hükmü kalmamıştır. Erzurum’u terk ediniz. Tövbe ediniz ve imanınızı kurtarmaya çalışınız. Hak yolunun haramisi olmaktan da vazgeçiniz.”
Hacı Mevlüt Baba daha sonra mecliste hazır bulunan müritlere döner ve onlara da şöyle seslenir: “Evlatlarım! Sizin en büyük mürşidiniz Kur’an-ı Kerim ve Sevgili Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi vesellem) sünnetidir. Sonra Ehli Sünnet mezhep imamlarımız gelir. Şeyhinizin sözleri bu silsileye uyduğu müddetçe bir anlam kazanır. Bu silsileye uymayan hiç kimse tarikatta ne şeyh ne de mürit olarak yer alamaz.”

Mülkiyeli Mustafa ODABAŞ

Sarhoş

Günlerden kadir gecesiydi, Hacı Mevlut Baba Erzurum’un büyük camilerinden birinde müritleriyle namazını kılmış; dervişlerinden birinin evine zikir yapmak için yola çıkmıştı.   İnsanlarla sohbet ediyordu. Kendisini önceden tanıdığı Haydar isimli genç kalabalığı yararak Hacı Mevlut Baba’ya ulaşmaya çalışıyor. Genç sarhoş ve üzerine kusmuş vaziyette olduğu için Müritler tarafından ısrarla Hacı Mevlut Baba’nın yanına gelmesi engelleniyordu.

Hacı Mevlut Baba Haydar’ı gördü. Bırakın gelsin buyurdu. Hacı Mevlut Baba Haydar’ı; Haydar’da Hacı Mevlut babayı sever dedi. Haydar sevinçle Hacı Mevlut Baba’nın yanına geldi ve hürmetle ellerinden öptü. Hacı Mevlut Baba’da Haydar’ı gözlerinden öptü. Herkes hayretle olanları seyretmeye başladı. Hacı Mevlut Baba Haydar’a Koluna girmesini buyurdu. Genç sarhoşluğun verdiği aczi etle sallanıyordu. Hacı Mevlut Baba tebessümle Haydarım bu işte bir yanlışlık var dedi. Bizi görenler Hacı Mevlut baba Sarhoş olmuş sallanıyor diyecekler. Gel sen bu işten tövbe et tamam mı evladım dedi.

Haydarın bu diyaloğu Erzurum’da yayıldı. İnsanlar artık Haydar’a saygı göstermeye başladılar. Eşinin bile ona karşı saygısı ve hürmeti artmıştı. Haydar artık içkiyi bırakmıştı. Namaza başlamıştı ama ona çok zor geliyordu. Hacı mevlüt babaya durumunu anlattı. Hacı baba ona sen yanlınca farz namazlarını kıl senin sünnetlerini ben kılarım buyurdu.

Zamanla Haydar düşünmeye başladı. Hacı Mevlut baba Yaşlı idi ona kendi namazları kıldırmak haksızlık olurdu diye düşündü. Hacı Mevlut Babaya gelerek kendi sünnetlerinin kendisinin kılacağını bildirdi. O günden sonra sevabı Hacı Mevlut Babaya gönderilmek üzere dört rekât fazladan namaz kıldı.

Kendisini ismini vermeyerek eski hallerinin başkaları tarafından hatırlanmasının rencide edeceği düşüncesiyle isminin değiştirmeyi uygun gördüm. Kendisini şahsen tanıdım ve çok mutlu oldum.

Kendisine yaşadığım bir çok manevi halı sordum. Mürşid-i Kamil makamında cevaplar aldım. Manevi olarak bu kadar ileri derecede olması beni çok şaşırttı. Hacı Mevlut Baba’nın Halifesi değildi. Hacı Mevlüt Baba’nın dervişiydi.

Mülkiyeli Mustafa ODABAŞ

Çocukların Seyit Hacı Mevlüt BABA’sı

Çocukların Seyit Hacı Mevlüt BABA’sı

“Türkiye’nin en soğuk ili hangisidir?” diye sorulsa çoğumuzun aklına ilk gelen Erzurum olur. Yörede kış mevsimi öyle uzun ve çetin geçer ki hiç bitmeyecek sanılır. Kar ve ayazla Erzurum insanının bahar umudu çoğu zaman hep başka bir bahara kalır.

Ama bu soğuk topraklar Erzurum’a “İlahi aşkla yanan veliler diyarı” ünvanı kazandırmaya engel olamamıştır. Yüzlerde sıcak bir gülümseme, kalplerde sımsıcak bir sevgi hasıl eden bu Hakk dostlarını, Allah (c.c.) adeta uzun kışların cemreleri kılmıştır. Büyüğünden küçüğüne, kadınından erkeğine, güçlüsünden acizine herkese sıcak ilgi gösteren, hak yola kalplerin ısınmasına vesile olan, sımsıcak sohbetleri ve mütebessim nurlu çehreleriyle hayata sıcaklık katan, kanı kaynatan bu Erzurumlu velilerden biri de Seyit Hacı Mevlüt Babadır.

Seyit Hacı Mevlüt… Bu isimler bile onun veliliğini anlatmaya kafi sanırız. Burada üzerinde duracağımız asıl mevzu onun isminin sonunda yer alan “Baba” kısmı.

Seyit Hacı Mevlüt Baba’yı çocuklar çok severdi. En az öz babalarını sevdikleri kadar… Çocuklar cami ile Yoncalık mahallesindeki evi arasındaki yol güzergahında Mevlüt Baba’larının etrafını sararlar, elini öpmek ve hayır duasını almak için sıraya girerlerdi. O minikler Mevlüt Baba’yla sohbet etmeyi bir itibar, iftihar ve büyüklük vesilesi sayarlardı. Çocuklara olan sevgisiyle de örnek olan Hacı Baba da onların başlarını okşayarak sorularını ve sorunlarını büyük bir sabır ve dikkatle dinlerdi. Onlara vaktini ayırır, tatlı dil ve güler yüzüyle cevaplar verir, hepsiyle tek tek ilgilenirdi. Hacı Baba çocukların sırdaşıydı. Çocuklar ebeveynlerine dahi anlatamadıklarını hiç çekinmeden Hacı Baba’ya açarlar, çareyi ondan umarlardı. Bilirlerdi ki Hacı Babaları onları yargılamaz, sırlarını kimseye bildirmez ve onlara asla inanmamazlık etmezdi.

Hacı Baba çocuklarla sadece sohbet etmekle kalmaz dertlerini de derman olurdu. Annesinin verdiği bakkal parasını kaybeden bir çocuğun Hacı Baba’ya gelmesi, içeride kim olduğuna bakmadan Hacı Babayı dışarıya çağırması, Hacı Baba’nın da hemen çocuğun yanına giderek kaybettiği parayı ona vermesi buna en iyi örnektir.

Çocukların etrafını sarıp elini öptüğü anlardan birinde Hacı Baba’nın gözü bir kız çocuğuna takılır. Kız çocuğu Hacı Baba’ya arkasını dönmüş, biraz küskün ve biraz da kızgın bir tavırla Hacı Baba’ya sitemkar bir tavır içine girmiştir. Bunu gören Hacı Baba’nın yüreği sızlar. İstemeden de olsa bu esmer ve kara gözlü kızı kırmış olabileceği düşüncesiyle çocukların arasından yavaşca geçer ve onun önüne gelip durur. Kız çocuğu Hacı Baba’nın yanına gelmesiyle dudaklarını daha da bir büzüp kırılganlığını gözler önüne sermeye devam eder. Devlet büyüklerinin, komutanların ve daha nice kudretli kişilerin önünde boynunu dahi bükmeyen Seyit Hacı Mevlüt Baba, kız çocuğunun önünde diz çöker ve bu üzgün ve kırgın halinin sebebini sorar. Kız titrek ve ağlamaklı bir sesle “Önceki gün elinizi öpmek için arkanızdan koştum. Ama siz beni beklemeden çekip gittiniz” der. Hacı Baba duygulanır ve küçük kızın iki elini tutup öper. Kendisinin seksen küsur yaşında olduğunu ve ondan kaçmak istese bile bunu yapacak durumda olmadığını ona uygun bir dille anlatmaya çalışsa da kız çocuğu bir türlü ikna olmaz. Buna çok üzülen Hacı Baba’nın gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar dökülür. Bu gözyaşlarını gören kız da Hacı Baba’sının daha fazla üzülmesine dayanamaz ve ona sıkıca sarılır. Hacı Baba da onu sevgiyle kucaklar ve alnından öperek dua eder.

Efendimiz Hz. Muhammed (sav) “Küçüklerini sevmeyen büyüklerini saymayan bizden değildir” buyurmuştur. Seyyid Hacı Mevlüt Baba, hem Efendimizin (sav) soyundan gelen Seyyid oluşuyla, hem Hacı oluşuyla, hem Efendimizin (sav) doğum günü olan Mevlüt Kandilinde doğmuş oluşuyla, hem de çocukları çok seven Baba oluşuyla canı gönülden inanıyoruz ki O’ndandı. İsmiyle müsemmaydı.

O büyüklerimizi saymak ve O büyüklerimizin büyük faziletlerini naçizane tek tek saymak da bize düşüyor.